Eylemin kendisi bir çağrıdır

40

Deniz Sürgüt: Bu eylemin kendisi bir çağrıdır. Herkesin bunu bilmesi gerekir. Özellikle de gençliğin bunu bilmesi gerek. Çünkü biliyoruz ki, gençlik yaparsa en iyisini yapacak. Gençlik, Önderlikle, ülkesiyle, halkı ve mücadelesi ile bir olmalı.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle Fransa’nın Strasbourg kentinde devam eden açlık grevi direnişçilerinden biri de Batman doğumlu Avukat Deniz Sürgüt. Muhafazakar bir aileden geliyor. Hakkında açılan davalarından sonra Avrupa’ya son dönem gelen isimlerden biri. Yatılı olarak okuduğu lise yıllarında Kürtçe dil çalışmalarını nasıl gizliden yaptığını, üniversite yıllarında faşistlerin saldırısı sonrasında nasıl örgütlendiğini, yaşadığı iç sorguları anlatıyor Sürgüt.

Deniz Sürgüt açlık grevi için “Bu eylem çok fiziki bir eylem değil yani açlıkla çok bağlantılı bir eylem değil. Tamamen iradidir. Tam bağlılıktır. Bunun sonunda ne olacak bilmiyorum. Şehadetler yaşanabilir. Bu elbette istemediğimiz bir sonuç ama ihtimal dahilindedir. Ama Önderlik için bunu göze alacağız elbette” diyor.  Sözü ona bırakıyoruz.

İSTEMSİZCE SLOGAN ATTIĞIMI HATIRLIYORUM

1 Nisan 1989 Batman doğumluyum. Ailem çok yurtsever bir aile değil. Klasik bir Kürt ailesi olarak tanımlayabilirim. Okul dönemim dahil çocukluğum çeşitli şehirlerde geçti. Hikayemiz herkesin hikayesine benzese de herkesin hikayesi kadar da trajiktir. İlkokulun ilk dönemlerinde Batman’daydık. Aile durumundan kaynaklı İstanbul’a taşındık. Babamın vefatı sonrası Batman’a geri döndük. Tabii çocukluk yaşlarında üzerimize etki eden bazı durumlar söz konusuydu. 94-95’lerde çocukluğuma denk gelen bu süreçte ailemden harekete katılanlar oldu. Teyzemin ve halamın çocukları harekete katıldı. Tabii o dönemler bu, bir mitoloji gibi anlatılıyordu. Çok anlaşılması istenmiyor ama yine de unutulmaması isteniyordu. O dönemde biz bir anlam veremiyorduk. Anlam verme kabiliyetimiz yoktu. Zaman içinde anlamlandırınca refleks tarzında bir etki bırakmaya başlıyor. Çocukluğuma dair hatırladığım bazı anılar önemli. Bu anıların sonradan kişiliğim üzerine etkilerini fark ettim. Bunlardan ilki ’99 Newrozuydu. O zaman Önder Apo’nun esaretinden sonraki ilk Newroz’du. Benim ilkokula gittiğim dönemdi. Hatırladığım bu ilk Newroz’a arkadaşlarım ile gitmiştim. Ama çok anlamını bildiğim bir durum değildi. Çok ilginç bir anıdır benim için. İçinde bulunduğum grup ilk defa “Selam, selam, İmralı’ya bin selam” sloganını atmıştı. Bilinçsizce o sloganı attığımı hatırlıyorum. O slogandan sonra polisin saldırdığını da hatırlıyorum. Tabii bunu aileme anlatmadım ama üzerimde büyük bir etki bırakmıştı. O dönemler eylemlerde lastik yakmalar vardı. Çocuktuk ve heyecan olsun diye lastik yakmıştık. O sıralar benim yaşlarımda bir arkadaşımız eylemde lastik yakmıştı. Polis arkadaşı kovaladığı anda ben sokak kapısını açmış ve arkadaşı içeri almıştım. Yani duruma pek anlam veremesek de arkadaşı kurtarmıştık.

DEDEM BİZİ İYİCE TEMBİHLEMİŞTİ

İlkokul döneminde yaz aylarında köye gidiyorduk. Köyde olduğumuz bir gece köydeki tüm ışıklar birden söndü. Dedemin evine iki gerilla arkadaş geldi. Biz merak içinde ne konuşulduğunu duymaya çalışıyorduk. Şimdi konuşulanları hatırlamasam da; o zaman dedemlerin beni konuşulanları kimseye anlatmamam konusunda tembihlediğini hatırlıyorum. Yavaş yavaş bir şeyleri fark ediyorsun. İlkokulda arkadaşlar arasında bunlar konuşulmaya başlandığında öğretmen tarafından susturulduğumuzu veya konuşulanların üstünü kapattığını hatırlıyorum.

YATILI OKUL GÜNLERİ

Böyle bir dönemde Van’a liseyi okumak için gittim. Yatılı okuldu. Kürt kimliğimi ve Kürt gerçekliğini ilk fark edişim bu dönemde oldu. Evet, ben Kürt’üm. Kürtsem, Kürtçe konuşmam gerekiyordu. O zaman dini yayın yapan Nûbihar Dergisi vardı. Kürtçe çıkıyordu. Ben onu alıyor okuyordum. Kürtçe okumayı çok bilmediğim için bir Kürtçe sözlük almıştım. Tabii şöyle bir algı var. Kürtçeye dair her şeyin yasak olması üzerimizde bir korku bırakıyordu. Hatırlıyorum o sözlüğü çok gizli bir yerde saklıyordum. Dergiyi hafta sonları çıkarıp okuyor, bilmediğim kelimelerin anlamlarını İngilizce ders defterime not alıyordum. Sonra sözlüğü sakladığım yerden çıkarıp kelimelerin anlamını buluyordum ve sözlüğü tekrar saklıyordum. Tabii bunun bu kadar tehlikeli olması onu daha çekici de kılıyordu. Kürtçe öğrenmek isteğini de arttırıyordu. Kendi aramızdaki Kürtçe konuşmalar daha kıymetli oluyordu. Elbette Kürtçe konuşabilirdik ama politik lügat ona farklı bir durum katıyor. Ona girmemen gerektiğini düşünüyorsun. Birde yatılı okulda bu sistem daha farklı şekilde işledi. Yatılı olduğumuz için hafta sonları şehir merkezine gidiyorduk.

DOĞRU AMA TEHLİKELİYDİ

Önderliğin görüşme notları yayınlanmıştı. Her hafta cumartesi günleri gazetede yayınlanıyordu. Tabii gazetenin isimleri hep değişiyordu ama biz biliyorduk ki, her hafta sonları orada yayınlanıyordu. O görüşme notlarını okumak için şöyle bir yöntem geliştirmiştim. Gazeteyi alıp montumun kolunun içine saklıyordum. Sonra onu gizli okuyup bir yere bırakıyordum. Görüşme notlarının olduğu sayfayı kesip, gizleyip başka yerde okuyordum.

Ne anlatmak istediğini anlamak istiyordum. Tabii şöyle bir algı da vardı. Önderliğin konuştuğu konular çok ağır yani bunları anlayamam, gibi. Ama algıya rağmen onu tanıma isteği ve okuma isteği vardı. Tabii bütün bu okumalar sonrası kişiliğim üzerinde bir şeyi tercih etme zorunluluğu kendisini hissettirmeye başladı. Kendinde bazı şeyleri kabul etmek zorunda kalıyorsun. Kürtlere dair araştırmalarım çok oldu lise döneminde. Yani her şeyi okudum diyebilirim. Dindar Kürtleri okudum, Bediüzamanı, Barzani’nin kitaplarını okuyordum o zaman. Bir şeyleri anlamaya çalışıyordum. Kürt’tüm ama nasıl bir Kürt olmam gerekiyordu. Önderliğin kitaplarına ulaşamadığımız için okuyamıyorduk, tek ulaşma noktamız o görüşme notlarıydı. Şahsen benim için bu daha çekiciydi. O fikre ait olduğumu hissediyordum. Lise zamanlarında politik bir öğretmenimiz vardı. Tabii açık açık kendisini belli etmiyordu. Onun okulda nöbetçi olduğu günlerde biz akşamları okulda kalıyorduk. 3-4 kişilik bir arkadaş grubuyduk, hocaya soru sorardık. Onunla her konuda ver her şeyi tartışırdık. O bize her şeyi anlatıyordu. Tabii üzerimizde sistemin yarattığı yoğun bir ideolojik bombardıman da vardı. Biz bunların yarattığı çelişkileri soruyorduk. Bütün bu tartışmalar ile beraber lise son sınıfta şunu anladık: Doğru yol buydu ama en tehlikeli yol da buydu. Bunun farkında olarak üniversite öğrenimine başladım.

TARAFSIZ KALIRSAN EZİLİRSİN

Tabii o zaman aileye biraz kendimi kabul ettirme süreci de başlamıştı. Sancılı bir dönemdi. Aile harekete sempati duyuyordu ama uzak durmaktan yana tavrı daha da baskındı. Ailem siyasi görüşünü belirtmekten yana bir tavrı benimsemedi. Önderlik aileye karşı tartışma sürecine ilk isyanım der. Benim ilk isyanım ne zaman diye düşündüm. Dedem hastalanmıştı. 2006 yılıydı. Tayyip Erdoğan’ın “Kadın da olsa çocuk da olsa saldıracağız” dediği dönemdi. Dedemi ziyarete gelen ileri gelenlerimizde şunu fark ettim. Tayyip’in bu söylemini haklı görüyorlardı. Ailenin ileri gelenleri “Kadınların, çocukların sokakta ne işi var” diyorlardı. Ziyaret edenlerden biri de aşiretin büyüklerinden biriydi. Vahşetin en büyüğü olan ağalığı ilk defa böyle net biçimde görüyordum. Ailenin yaklaşım tarzı bu noktadaydı. O dönem dini okumalarım da vardı. Ben dedim ki, “Dede siz böyle diyorsunuz ama Peygamber taife giderken taş atanlar oluyor ve ayet iniyor. Ayet ‘İstersen iki dağı birleştirip helak edelim’ diyor. Ama Peygamber Efendimizin bile böyle bir tavrı olmamış, sen kim oluyorsun bunu halka layık görüyorsun?”

Tabii bu çıkışım tepki toplamıştı. Bizimkiler “Bu çocuk ne diyor, boyundan büyük laflar bunlar” demişti. 14-15 yaşlarındaydım. Cümlelerim boyumdan büyük olabilirdi ama kabul etmeyeceğim bazı şeyler vardı.

Üniversiteye gitmemle ben de bazı şeyler daha fazla netleşmeye, belirginleşmeye başladı. Üniversiteyi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudum. Üniversiteye gitme süreci ideolojik olarak da netleşme sürecim oldu. İlk zamanlar mücadeleyi tanıma ve varsa eleştirme üzerineydi belki ama gerçeklikten kopmadan kendimi sürece katıyordum. Diyelim ki, üniversiteyi Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye metropollerinde okuyorsan belli bir kabul esasında bu üniversite ortamına girersin. Bu sonuca beni yaşadığım bir olay götürdü. Üniversitede ilk yılım ve ilk aylardı. O zaman okulda yurtsever çok sayıda arkadaş vardı ve faşistler, okula çok fazla gidemiyordu. Bir gün Ağrılı bir arkadaş ile bir yere gidip oturacaktık. Arkadaş dedi ki “Bugün Taksim’de faşistler yolumu kesti ve dediler ki sen OKM’ye gidiyorsun. Seni bir daha oralarda görürsek sonu fena olur. OKM yurtsever, sol öğrencilerin elinde olan bir merkezdi. Olayı anlattığı anda birden sesler duyduk. Bir grup elinde soda şişeleriyle bize saldırmaya başladı. Yanımdaki arkadaş durumu anladı ve kaçtı. Ben ise durumu anlamadığım için orada kaldım. Grup beni kuşattı ve “Sen de onlardan birisin” deyip beni dövmeye başladı. 15 kişilik bir gruptu. Bu olaydan sonra arkadaşlara gittim durumu anlattım. Arkadaşlar bana “Bak yoldaş, tarafsız kalırsan bu şekilde arada ezilirsin. Senin bir taraf olma mecburiyetin var.”

SAVUNMALARI OKUMAYA BAŞLADIM

Bu durum bende yoğunlaşma durumu yarattı. O dayağı neden yediğimi düşünmeye başladım. Bu olay sonrası arkadaşlar ile iletişimimi arttırdım. Daha çok birlikte zaman geçirmeye başladım. Önderliğin savunmalarının çıktığı dönemlerdi. Arkadaşlar bu savunmaları herkesin alıp okumasını ve geri getirmesini istiyorlardı. Ben de özellikle istedim. Artık yol ayrımında olduğumu görüyordum. O zaman Önderliğin kitaplarını aldım. Kimse görmesin diye gazete ile kapladım.

Önderliğin kitapları ve savunmaları ne kadar toplumsal; Kürt halkı ve halklara bir perspektif sunuyorsa o kadar da kişinin kendini yetiştirmesi, tanıması ve kendini bulması içinde perspektifler var. Toplumsallığa dair söylediği şeyler üzerinden kendi yoğunlaşmanızı yapabilirsiniz. Bu benim için etkileyici bir süreçti. O zaman kendi şahsımda Apoculuğa dair bir şey söylemeye başladım. Bu, artık sistem içerisinde istediğin gibi hareket edemeyeceğin anlamına geliyordu. İleriye dönük yaptığın planları gerçekleştiremeyeceğin ihtimalini kabul etmeye başlıyorsun.

BEN DE KENDİ KENDİME SORUYORDUM

O dönem bir taraftan okul okuyordum ve okulu bitirip Önderliğin yanına gitmeyi planlıyordum. O psikoloji ile 2012 açlık grevinin olduğu dönem öncesi politik faaliyetler yürüttüğüm arkadaşlardan ikisi tutuklandı. Ben onların görüşçüsüydüm. Bu iki arkadaş açlık grevine girmişti ve görüşçüleri olarak açlık grevinde olmasına tanık oldum, beni çok etkiledi. Bedenini açlığa yatırmışlar, bedel vermeyi göze almışlar, yaşam senin için sıradan olmuyor artık. Duygusal olarak da etkileyen bir süreçti. Biraz daha kendi içimde netleşme yaratması gerekiyordu. Bu şekilde telkinde bulunuyordum. O süreçten sonra mahkemelerde Kürtçe savunmalar serbest olmaya başladı. Ben de mahkemelerde Kürtçe tercümanlık yapmaya başladım. Tercümanlığını yaptığım kişiler, gerilla arkadaşlar yani siyasi savunma yapan insanlar oldu. Bunu mahkemelerde anlatıyordum ama aynı zamanda kendimde etkileniyordum bundan. Arkadaşlar mahkemede bir savunma yapıyorlardı ama ben ise aynı zamanda kendime de soruyordum, onların mahkemelerde sorduğu soruları ben de kendime soruyordum. O dönem yavaş yavaş bulunduğum yerden bir kopuş yaşama gerekliliği duymaya başladım.

Yani devlet sistemi içerisinde ben şu ikilem arasında kalıyordum. Avukatlık ve de Kürtlerin avukatlığını yapmak istiyordum ama yine de bunu faşizmin kurumları içerisinde yapmak zorundaydım. Bu ciddi bir çelişkidir. Özgürlüğü savunurken nasıl böyle bir şey yapabilirsin. O dönemden sonra avukatlığa daha farklı bir boyut verme, daha farklı bir anlam verme arayışına girdim. Üzerimde etki yaratan insanlardan biri de Cizre özyönetim direnişinde yaşamını yitiren heval Jiyan Şengal (Emel Çetin) oldu. Arkadaş üzerimde çok etki yarattı. Bütün aşamalarda, okul yaşamında, okula illegal yayınlar götürme, eylem düzenleme birlikte gerçekleştirdik.

CEZAEVİ BİR EĞİTİM SÜRECİ OLDU

Çatışmalar başladığında 5 Ağustos 2015’te İdil’de tutuklandım. Cezaevi yabancısı olmadığım bir ortam olmasına rağmen o zaman kadar cezaevinde yatmamıştım.

Cezaevine ilk girdiğimde Midyat’a götürüldüm. Midyat cezaevi bağımsızların olduğu bir yerdi. Yani siyasi tutukluların olmadığı, hepsinin sürgün edildiği bir yerdi. Bunu fark ettikten sonra cezaevi idaresi ile ya bize yeni bir hücre açmalarını ya da bizi arkadaşların olduğu bir ortama göndermeleri üzerine görüştük. Bu tartışmalardan sonra Gümüşhane’ye sürgün edildim. Oradaki arkadaşların hepsinin müebbet ile yargılanmış olmaları trajik bir durumdu ama benim için bir fırsat yarattı. Bireysel kaygılarımdan kurtulmam gerektiğini ve bunun tamamen toplumsal bir mesele olduğunu bu şekilde fark ediyorsun. Yani çok mahkeme kaygısı yaşamadan yaşamı anlamaya çalışıyorsun. İlk başlarda belleğim de şöyle bir perspektif kalmıştı. Diyordu ki, “Toplumsal kaygılarla yaşayanlar için zindan bir eğitim alanı olabilir ama bireysel kaygılarla yaklaşırsan bir cehennem olur.”

Gümüşhane cezaevinde; eğitimler, tartışmalar, konuşmalar, düşman gerçekliğini daha somutlaştırıp anlamlandırma, zindanı daha anlamlandırma süreci yaşadım ve benim için önemli fırsatlardı. Zindan sürecinden sonra artık biliyordum ki, normal bir yaşam mümkün olmayacaktı. Cezaevi dönemim 2,5 yıl sürdü. 2017 Haziran ayında tahliye oldum. Elektronik kelepçe şartı ile tahliye edildim. Zindan sürecinden sonra bir daha bunu yaşamama noktasında nettim. Ama biliyordum ki, artık orada da kalamazdım. Bundan dolayı bir arayışa geçtim. Rojava’ya geçmek istedim ama mümkün olmadı. Dolayısıyla yönümü Avrupa’ya çevirdim.

Evet, bir hakikat var ama hakikate ulaşmak bir emek süreci ve meşakkatli bir yol. Ve de özgürleştirici gücü çok çekici bir durum. Bunların hepsine Önder Apo’nun fikirleriyle ulaştım.

HALKIMIZ ÖNDERLİĞE SAHİP ÇICAKACAK

Önderliğin yanıtları bendeki uyanmayı gerçekleştirdi. Şahsen ben ait olduğum topluma, Önderliğe borçlu olduğumu düşünüyorum. Önderlik özgürlüğün kapısını aralamış, özgürlüğün yolunu çizmiş ve bize bunu anlatmış ama bütün bunun eziyetini, cefasını da kendisi yaşamıştır. Önderliğin buna dair ifadesi de şu: “Bunun acısını Prometheus gibi yaşıyorum.”

Tabii aynı zamanda Önderlik bir fikirdir, düşünce ve aydınlanmadır. Halk üzerinde böyle bir anlamı var. Ve bu anlama layık olmak gerek. Şimdi bu eylem ilk gündemleşmeye başlaması ile yoğunlaşmayla dahil olma isteğim ortaya çıkmıştı. Arkadaşlarla tartışmalar yürüttüm.

Halktan, ideolojiden, Kürtlükten kopuk olan başlangıcımın, buraya kadar evrimleşme sürecinin teyidi ki, en önemli gösterge Önderliğe olan bağlılığımdır. Buradayız ve seninleyiz diyoruz. Aynı zamanda halka “Önderlik olmadan özgür yaşamın olmayacağını, normal bir yaşantımızın olmayacağını” anlatmak için bu eyleme dahil olmaya karar verdim. Arkadaşlar da uygun gördüler. Benim için o ayrı bir mutluluk kaynağı. Süreç bana biraz şunu anlatıyor. Önderlik “Özgürlük size sudan, ekmekten daha çok gerekli” diyor. Gerçekten de böyledir. Bu eylem çok fiziki bir eylem değil yani, açlıkla çok bağlantılı bir eylem değil. Tamamen iradidir. Tam bağlılıktır. Bunun sonunda ne olacak bilmiyorum. Şehadetler yaşanabilir. Bu elbette istemediğimiz bir sonuç ama ihtimal dahilindedir. Ama Önderlik için bunu göze alacağız elbette. Hepimiz aynı düşüncedeyiz. Biz Önderliğe ölümüne bağlıyız, bunu anlatıyoruz. Bu süreçte şöyle bir yoğunlaşma da oldu. Sürekli kendime sorduğum sorudur: “Şu anda Önderlik ne yapıyor, ne düşünüyor?” Önderlikle bir olmak, Önderlikle yaşamak ve Önderliği yaşatmak yoğunlaşmasını da yaşıyorum. Bu eylemin halk üzerindeki etkisini görebiliyoruz. Halkımızın Önderliğine sahip çıkacağına inancım kesindir. Samimiyetle yaklaşan ve kararlılıkla bu eyleme yaklaşan arkadaşlarız. Ne olursa olsun muhteşem olacak. Buna inanıyorum.

ÖNDERLİK ETRAFINDA KENETLENELİM

Bu eylemin kendisi bir çağrıdır. Herkesin bunu bilmesi gerekir. Özellikle de gençliğin bunu bilmesi gerek. Çünkü biliyoruz ki, gençlik yaparsa en iyisini yapacak. Kapitalist modernite devletlerinin net şekilde bildiği gerçek budur. Gençliğin Önderliğin etrafında kenetlenmesi gerekiyor. Gençliğin bilmesi ve yapması gereken Önderlikte, ülkesiyle, halkı ve mücadelesi ile bir olmasıdır. Önderliğin geçmiş senelerde Gençlik Kongresine gönderdiği bir mesajı olmuştu. O mesajda bir cümle çok çarpıcıdır. Der ki “Önderlik gençliğin önünde çatan bir özgürlük kıvılcımıdır.”

Önder Apo, gençliğin, önderliğin kendisi olduğunu söyler. Gençliğin, özellikle de Avrupa’da yaşayan Kürt gençliğinin bunu bilmesi gerekir. “Önder Apo’suz hiç bir zaman özgür bir yaşam olmayacak. Önder Apo’suz bir yaşam asla normal bir yaşam olmayacaktır.” Bundan dolayı Önder Apo’nun etrafında her zamankinden daha fazla kenetlenmek gerekir.

Kaynak: Yeni Özgür Politika