Çelik: Savaşın ve savaşçının doğasında kaldık

21

Sur direnişini anlatan Jibo Azadiyê filminin yönetmeni Ersin Çelik hem çekerken hem de çekim sonrası aşamada mümkün olduğunca savaşın ve savaşçının kendi doğasının sınırları içerisinde kaldıklarını söyledi.

Diz çökmeyip dimdik ayakta kalanların gerçek hikayelerinden oluşan Jibo Azadiyê filminin senaryosunun gerçek olaylara dayanmasıyla yetinmediklerini belirten yönetmen Ersin Çelik, “Örneğin mekan Kobanê direnişinde düşmeyen, yarı harabe iki mahalleden biriydi. Oyuncular, kendini oynayan da vardı, Reqa’da DAİŞ’e karşı savaşan da. Kamera arkası ekip de benzer şekilde” dedi.

Kürtlerin hep direnişle geçen tarihlerinin çok önemli dönemeçleri var. Kürt Özgürlük Hareketi ile birlikte bu tarihi dönemeçlere onlarcası eklendi. Çok uzak değil, yakın tarihte Sur, Cizre, Nusaybin, Şırnak, Gever, Silopi ve Bakurê Kurdistan’ın birçok kentinde başlayan öz yönetim direnişi kahramanları da bu dönemeçlerde yer aldı. Her yeri direnişin kalesi yaparak bodrumlarda yakılmayı bile göze alıp teslim olmadılar, boyun eğmediler. Bu tarihi direnişin her bir saniyesi onlarca romana ve filme konu olabilir. Bu tarihi direnişlerden biri olan Sur’daki direnişin filmi yapıldı. Ersin Çelik’in yönetmenliğini yaptığı Jibo Azadiyê filminin, yapımcı ve yardımcı yönetmenliğini de Diyor Hesso üstlendi. Hindistan’da bir festivalde de prömiyeri yapılan filmin yönetmeni Ersin Çelik, yardımcısı Diyar Hesso, oyuncularından Rojava Film Komünü’nden Şêro Hinde ile Jibo Azadiyê’yi konuştuk.

Filmin yapım süreci nasıl başladı?

Belki bir özeleştiri ya da tersinden eleştiriyle…

Nasıl yani?

Cevabı uzun. Belki senaryonun da öncesine gitmek gerek. Hatırlarsınız, 2015-2016 kışı herkes açısından zor bir kıştı. Bir taraftan acaba Kürt sorunu demokratik şekilde çözülüyor mu diye tartışmayla girilen bir yaz ve sonrasından 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin büyük başarısı. Sonra yaşananlar. 20 Temmuz Suruç Katliamı, Urfa’da iki polisin öldürülmesi, 22 Temmuz ABD ile Türkiye’nin yeni silah anlaşması, binlerce HDP’linin tutuklanması ve ardından 24 Temmuz 2015’te başlayan, dönemin başbakanı Davutoğlu’nun deyimiyle, bir gecede 300 sorti, yapılan yoğun askeri operasyonlar. O kadar çok şey yaşıyoruz ki, unutuyoruz ama o dönem AKP ile Fetullahçıların iktidar savaşı sürerken bazı MİT belgeleri sızdırıldı. Bir belge vardı ki, çok ilginçti. Buna göre, İmralı’da görüşmeler sürerken, yani 2014’te “Çöktürme Eylem Planı” diye bir plan hazırlanmış. Bu plan basında ‘Sri Lanka modeli’ olarak da konuşuldu. Zaten belge ortaya çıktığında anlaşıldı ki, çoktan uygulamaya geçilmişti. Bunları herkes hatırlar.

Sonra demokratik özerklik, öz yönetim ilanları…

Evet, ancak o dönem aktif gazetecilik de yapan biri olarak meseleyi sadece o özerklik ilanlarıyla anlamaya çalışınca bir şeylerin eksik kalacağını düşünüyorum.

Neden?

Çünkü oraya nasıl gelindiği de önemli. 30’a yakın Kürt kentinde, 2015 yaz ortasıyla başlayan demokratik özerklik açıklamaları bir irade beyanıydı. Bunun da temel nedeni, çok daha eski ve Ankara hükümetlerinin Kütlerin anayasal haklarını tanımamasıyla ilgili. Kürler ya da Türkiye’deki diğer demokratik güçler de o dönem şu sloganı öne çıkarmışlardı; kentimizi de kendimizi de biz yöneteceğiz… 28 Şubat’ta Dolmabahçe’de açıklanan mutabakat metni vardı. Gerilla güçlerinin geri çekilmesi oldu. Kürtler, onurlu bir barışı savunuyor ve istiyordu. Sonradan görüldü ki; devlet, bir taraftan ‘çözüm süreci’ adı altında bir politika sürdürürken, diğer taraftan da ‘Çöktürme Eylem Planı’nı hazırlıyormuş. Yani Dersim 38’de Seyid Rıza’yı görüşmelere davet edip sonra da oğlu ile birlikte idam edilmesi gibi bir şey.

Doğal olarak, bir taraf seni yok edeceğim, diye plan yapıp devreye koyuyor, yok edilmek istenen de yok olmayacağım, diyerek isyan ediyor ya da direnişe geçiyor. Konu sonunda varlık ve yokluk meselesine dönüşüyor. Sonrasında bu irade kırılmak da değil, yok edilmek isteniyor. Dikkat ederseniz, kendi semtlerinde ya da şehirlerinde örgütlenen gençlerin Öz Savunma Birlikleri adını verdikleri YPS tüm bunlardan sonra ortaya çıktı. Bu dönem hala gençlik örgütü olan YDGH vardı ve küçük çaplı sokak çatışmaları yaşanıyordu.

Sonrasında şehirler kuşatmaya alındı. Türk ordusu, başka bir ülkenin ordusuyla savaşa girer gibi şehirlere indi, top ve tanklarla şehirler vurulmaya başlandı. Örneğin Cizre’de yüzlerce insan önce günlerce aç bırakıldı, sonra tüm dünyanın gözü önünde, hepimizin gözü önünde diri diri yakıldı. Mehmet Tunç’un sesi hala kulaklarımızdadır. Bu vahşete rağmen istediklerini alamamaları da devleti çılgına çevirdi…

Sizce ne istiyorlardı ve bunun filmle bağını nasıl kuruyorsunuz?

Teslim olmalarını istiyorlardı. Önce korku salmak, sonra da herkesin kameralar önünde teslim olmalarını istiyorlardı ama bu olmadı. Uzatmak istemiyorum, sadece hatırlatmakta fayda olduğunu düşündüğüm için bunları söylüyorum. Film fikri işte böyle bir kış mevsimi içerisinde, insanlar yakılırken ne yaşıyorduk? Ne hayal ediyorduk ve daha önemlisi ne hissediyorduk? Bunlara cevap veremem, herkes kendi düşünmeli. Belki bizim film de dahil, filmler veya romanlar da bu sorulara tam cevap veremez ama herkesin kendi vicdanı ve bilinciyle cevap vermesine yardımcı olabilir. Bu da ancak saklanmak, boğulmak, çarpıtılmak ve yok edilmek istenen bir dönemin öyküsünü objektif olarak görmekle olabilir. Görebiliyor ve dahası hissedebiliyorsak eleştirebilir ya da kendimize dönüp özeleştiri de verebiliriz. Sanatın, sinemanın da yapabileceği bu. Bellek oluşturup unutulmamayı sağlayabilir. Paramparça edilen bir öyküyü bütünlüklü olarak hissettirebilir ve daha açık yüreklilikle ve zihinle karar vermemizi sağlayabilir.

Filmin ortaya çıkmasındaki motivasyonunuz bu mu?

Evet öyle. Biz de kendimize soruyorduk. Eksik olan ne, fazla olan ne? Eksik olanı herkes harıl harıl tartıştı. Yazılar yazdı, konuştu, çağrılar yaptı. Sadece büyük yıkım ya da savaş olmadı. Büyük politik tartışmalar da oldu. Belki de en az orada direnen insanların ne söylediğine ya da ne anlatmak istediğine kulak kabarttık…

Kulak kabarttığınızda konuşulanların dışında farklı olarak ne duydunuz?

Kulağımızın paslandığını. Aslında yaptığımız işle de ilgili. Yıllarca soru sorduk, fotoğraf çektik, olayları ve hikayeleri 5N 1K’ya göre kesip biçtik. Ama orada öyle şeyler yaşanıyordu ki ne haber ne söz ne de bir çığlık bunu anlatmaya yeterdi. Senaryo değil ama sonradan senaryoya dönüşecek ilk cümleleri yazdığımızda Sur’da direnen Yılmaz’a ilişkin bir arkadaşının söylediklerinden yola çıkmıştık. Onun kadar ya da hiçbiri kadar cesur değilim ya da değiliz. Ben de kendimi Yılmaz’ın yerine koyup, kendi evimde direndim. Belki de önce bunu hayal etmeye ihtiyacımız vardı. Daha önce de bazı söyleşilerde paylaşmıştım. Sur’un dar sokaklarında büyüyen Yılmaz’ı Kobanê’ye götürüp DAİŞ’le savaştıran, Kobanê kurtulduktan sonra Amed’e, yani evine döndüren, yine orada da direnmek gerektiğinde, “burası benim evim” deyip bir ordu gibi savaşmasını sağlatan güç neydi? Ona ailesinin verdiği isim Turgay’dı (Girçek). Kendisi Yılmaz ismini tercih ediyor. Muhtemelen o da Yılmaz Güney hayranıydı.

Bir başka örnek. Sur’daki direnişte yaşamını yitirenlerden Sitî Jiyan Mak (20) İstanbul’da yaşıyor. Google’ye girip, “direnişe nasıl katılabilirim?” diye tarama yapıyor. Bu politik düzeydeki genç bir kadın, neden eline silah alıyor ve NATO’nun en büyük ordularından birine karşı savaşıyor ya da savaşmak zorunda kalıyordu? Filmin temelini bu tür düşünce, iç sorgulamalar attı diyebilirim.

Şehir direnişlerinin günlükleri de tutulmuştu. Bazıları gün ışığına çıktı, bazıları hala çıkmadı. Belki onlar da bir gün çıkar. Sur direnişinin günlükleri, gün ışığına çıkan ilk günlüklerdi. Filmin senaryosunda Sur’da direniş sürerken yazılan günlüklerin etkisi oldu mu?

Senaryonun temeli o günlüklerle atıldı. Sanırım bahsettiğin Sur direnişi içerisinde yer alan Şehit Xemgîn Roj’un günlüğüydü. Bize de esas cesaret veren oydu. Aslında direnişin komutanı olan Çiyager, bu günlüğün tutulmasını istiyor. Xemgîn Roj bunu da yazıyor. “Heval Çiyager’in yoğun ısrarı üzerine kaleme alınmıştır” diyor. İyi ki de yazıyor. Burada günlükteki hikayeler kadar Çiyager’in tavrı çok önemli. Çünkü bu günlük sonrası, kuşatmadan çıkma şansı olan başka kişilere de aynı şeyi söylüyor. Çıkın ve burada yaşananları anlatın, diyor. Yine senaryo araştırma sürecinde kuşatmadan sağ olarak çıkan dört YPS’li ile uzun uzun görüştük. Bir baktık ki, Çiyager bu talebi birçok kez dile getirmiş…

Bir direnişin komutanın bunu istemesi normal bir durum değil mi?

Normal mi, bilmiyorum ama bana normal gelmedi ya da buna normal demek bazen üzerine yeterince düşünmememizin önüne geçebilir. Birincisi, bunu her an ölümle yüz yüzeyken söylüyor. O kan revan içinde yani. İkincisi ise bunu arkadaşlarından istiyor. Çiyager klasik anlamda sadece bir askeri komutan olsaydı, bunu önemsemeyebilirdi ama bu, onun derin bir tarih ve bir o kadar da gelecek öngörüsüyle ilgili. Sadece var olan durumu ya da savaşı yürütmüyor. Belleği ve gelecek hayalini yönetiyor. Şunu da paylaşmak istiyorum; Çiyager, direniş 100. günlerine yaklaşırken arkadaşlarına “Cizre gibi olmayacağız!” diyor. Bu söz üzerine romanlar yazabilir…

Bu sözle ne anlatmak istediğini düşündünüz?

Biraz önce bahsettiğim konu da buydu. Geçmişi, geleceği ve yaşadığı anı, belki de herkesten çok iyi anlayarak yaşıyor. Cizre gibi olmayacağız, demek, bir atıf. Riskli bir konu. Bunu belki de sadece şiirle, edebiyatla anlatabilirsiniz. Bu, bir devrimcinin yaşam biçimine karar verdiği gibi, fiziki ölüm biçimine de karar vermesi olabilir. Çiyager’in yanından gelen arkadaşlarının, ki bunlar günlüklerde geçen isimlerle Cahit, Serhat, Haki ve Korsan Şervan’ın da anlatımlarına dayanarak söylüyorum.

Filmin senaryosu nasıl oluştu?

Benim de içinde olduğum bir tartışma grubumuz vardı. Tek kalemden çıksın diye son halini ben veriyordum ama çok sancılı ve değişken bir senaryo yazım dönemi geçirdiğimizi söyleyebilirim. Bu kadar zor bir konuyu senaryoya dökmek kolay olmadı. İşi kolaylaştıran yaptığımızı herkesle tartışıyor olabilmemizdi. Senaryonun birçok düğümünü kolektif akıl çözdü. Tabi orada yaşayanları ve yaşananları bir filmle anlatmanın imkanı yok, ancak kısıtlı bir bölümü. O yüzden gerçek kişi ve olaylara bağlı kalarak sinemasal gerçeği oluşturmak bizim için en zorlu dönemdi.

Diğer hazırlıklar ve çekimler ne kadar sürdü, filmi Rojava’da çektiniz, kısaca anlatabilir misiniz?

Evet filmi ana çekimlerini Rojava’da, Kobanê’de yaptık. Kobanê direnişi sırasında düşmeyen iki mahalleden birinde yaptık. Orası yarı yıkılmış bir mahalleydi.

Filmi kendi mekanında Sur’da çekmeyi düşünmediniz mi?

Düşündük ama bu realiteye çok aykırı bir durumdu. Filmi Sur’da çekemezdik. Şimdi Türkiye’de bizim filmin web sitesi ve sosyal medya hesabı bile yasaklanmış. Hele konu Sur direnişi olduğu zaman… Elbette orada bazı şeyler çektik. Film izlenince anlaşılacak, kurmaca içinde gerçek görüntüleri de kullandık. Zaten gerçek hikayeye de dikkat ederseniz, sadece direnenler değil, onların hikayesi de yok edilmek istendi. Yani kuşatmanın hikayesini de kuşatma altına alıp yok etmek istediler, silinsin, bilinmesin istediler.

Filmimiz şunun garantisini veriyor; hiç kimse filmi izlerken “orası Sur’mu?” sorusunu sormayacak. Evet orası Sur… Çünkü sadece insan hikayelerinde değil, yerdeki siyah taştan, çatıdaki kırmızı tuğlaya, duvardaki bir slogandan pencere pervazlarına kadar büyük bir titizlikle Sur’un dokusuna göre set inşa ettik. Bunu Kobanê’de yaptık…

Neden Kobanê?

Bunun birçok nedeni var. Birkaç önemli hususa değinmek lazım belki de. Kobanê ve Sur hikayeleri çok benzerdir. Hatta insan, birbirinin devamıdır da diyebilir. Kobanê’de yenilen güçler, Sur’a saldırmak istedi. Amaç aynıydı. Direnenler de aynı; aynı inanca, iradeye, bilince sahip insanlardı.

Bir diğer önemli husus ise hem gerçek yaşamda hem de sinema sanatında, kişilerin oluşumunda mekanın etkisi olduğu gibi insanların da mekan üzerinde benzer bir etkisi var. Surlar, o tarihi taşlar, insanlara direngen, iradeli ve azimli bir kimlik kazandırmış. Sur’da direnenler de o taşlara yeni bir anlam ve ruh kazandırmış oldu. Kobanê şehrinin sokakları, evleri direniş izleri de öylesi bir etkisi vardır. Bir heybeti vardır. Bu ruh ya da Kobanê’nin bu kimliği çekim boyunca varlığını hissettirdi. Bu da oyuncuların role girmelerinde çok yardımcı oldu.

Peki filmde kimler oynadı, oyuncu tercihinizin kriterleri nelerdi?

Filmde birinci ve ikinci grup oyuncu ekibinde oyunculuk tecrübesi olan yoktu ama bizim senaryoya göre aradığımız şey onlarda vardı. Yani bu filmde yer alacak kadar gerçeklerdi ve bir o kadar da yaşam tecrübeleri vardı. Sur direnişinde yer almış iki kişi; Haki ve Korsan Şervan filmde kendilerini oynadı. Sinemada fazla örneği olan bir şey değil. Onun dışında birçok kişi de benzer öykülere sahip insanlar oldular. Yani oyuncuları ağırlıkta o duyguyu zaten yaşamış insanlardan seçtik. Belki Sur’da o duyguyu yaşamamış ama Reqa’da, Şengal’de yaşamış…

Bir de şunu hep tekrar etmek lazım; savaş ölümü daha da ölüm yapar. Kürtler, sadece soykırım tehdidiyle yaşamıyor, zamana yayılmış bir soykırımla yaşıyor. Soykırım farklılığı ve farkındalığı da yok eder, benzerleştirir, duyarsızlaştırır. Böylesi bir durumda, sanatın rolü daha da önem kazanır. Hayati olur. Direnerek yaşamak için de güzel olmak için de olmazsa olmazdır.

Film henüz gösterime girmeden Hindistan’ın önemli festivallerinden 25. Kolkata Uluslararası Film Festivali’nde prömiyerini yaptı. Orada filminiz nasıl karşılandı?

Evet. O festivalin en önemli üç bölümü olan Asya Filmleri Bölümü (NETPAC) seçkisinde yer aldı. Binlerce başvuru içerisinde filmin yarışma filmleri arasına girmesi elbette bir başarı. Tabi tüm filmleri izleme şansımız olmadı ama takip ettiğimiz kadarıyla dünyanın birçok yerinden tanınan birçok yönetmenin yeni filmleri de program içerisindeydi. Bir kere herkesin dikkatini çeken ana unsurlardan bir tanesi savaş bölgesinde bu büyüklükte bir filmin nasıl çekilmiş olmasıydı. Çünkü sinema endüstrisi fazla risk almaz. O yüzden dünyada sinema hızla kendi toplumsal zemininden uzaklaşmakta. Doğal olarak süren bir mücadele içerisinde bir öyküye odaklanmak ve bunu film yapmak elbette dikkat çekiyor. Onlar şaşırıyordu, biz de onların bu şaşkınlığına şaşırıyorduk. Çünkü mesele sadece film yapmak da değil, örneğin Rojava Devrimi daha 10 yaşını bile doldurmadan tüm dünyanın gündemi haline nasıl geldi? Orada dünyanın en demokratik ve cesur adımları atılıyor. Bunca saldırıya rağmen. Hiç savaş durmadı. Tüm bu değişim içerisinde belki de en az çalışan biziz. Dünyanın en karanlık örgütü DAİŞ’in yenildiği bir yerde, film çekilmez mi? Elbette çekilir. Daha fazla da çekilebilir. Tüm bunları dilimizin döndüğünce anlattık.

Filmi izleyenlerin refleksleri nasıldı?

İzleyenlerin ortak refleksi “çok gerçek!” oldu. Alışılagelmiş bir savaş filmi algısı var ama bizim filmde savaş abartılı görsel efektlerden, makyajlardan ibaret değil. Hem çekerken hem de çekim sonrası aşamada mümkün olduğunca savaşın ve savaşçının kendi doğasının sınırları içerisinde kaldık. Filmin sadece senaryosu gerçek olaylara dayanmıyor. Örneğin mekan Kobanê direnişinde düşmeyen, yarı harabe iki mahalleden biriydi. Oyuncular, kendini oynayan da vardı, Reqa’da DAİŞ’e karşı savaşan da. Kamera arkası ekip de benzer şekilde.

Savaştan uzak olanlar için çok ilginç ama siz bunu Kürt ya da Kürdistan sineması açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu, izlediğimiz ve büyütmek istediğimiz sinema çizgisinin bir derecede başarısını da gösterir. Kürdistan’da sinema kurmaca-belgesel iç içe gelişiyor. Bir film yaşama yaklaştıkça başarısı da o kadar artıyor. Kürdistan’da da şu an günlük yaşamın önemli bir kısmı direniş ve direniş öyküleri. Direnişin içine, bir öykü temelinde kamerayı sokunca ve doğru bir reji yapınca filminizin de başarı çıtası yükseltiyor.

Hindistan’da da öyküyü hiç bilmeyenlerin filmi izleyip anlamasıyla bunu başarabildiğimizi söyleyebilirim. Sanırım festivalde çok az film bittiği zaman alkışlanmıştır, bizim film uzun süre alkışlandı. Ağlayanlar oldu. 45 yaşlarında Hintli bir kadın elimizi öpmeye çalıştı. Birbirimize sarıldık. Bunlar filmin yarattığı duygusal geri dönüşler. Yine film için standart iki gösterim oluyordu ama bizim film için ek bir gösterim daha yapıldı. Yine hem yerel hem de uluslararası basının da yoğun ilgisi oldu.

Şunu da eklemek gerek; umut ve direnişin, ağır bedellere rağmen haksızlığı kabul etmemenin sadece Kürtlerin değil, tüm dünyanın da ihtiyaç duyduğu şey olduğunu erkenden söylemek abartı olmaz.

Biz de birçok insan gibi filmi ne zaman ve nasıl izleyeceğimizi merak ediyoruz. Gösterimlere ilişkin takviminiz nedir?

Haklısınız. Günlük bize de onlarca mesaj geliyor. Nerede izleyebiliriz diye soruluyor. Haklılar da. Derler ya artık filmi görücüye çıkardık. Ki esas olan da filmin izleyicisine ulaşmasıdır. Önümüzdeki dönem imkan olan her yerde gösterimler yapmayı planlıyoruz. Film yakın zamanda Avrupa’da da bazı festivallerde gösterilecek. Onun akabinde birçok ülkede gösterimler yapmaya çalışacağız. Hak verirsiniz ki, çok yaygın bir dağıtım ağı ihtiyacı var ama Kürt sinemasının ya da bağımsız sinemanın hali hazırda büyük bir dağıtım olanağı yok. Doğal olarak filmin herkese ulaşması için birçok yol-yöntem arayışımız var. Somut olarak yeni yılla birlikte, yani kış ve ilk bahar aylarında onlarca farklı merkezde gösterim yapmayı hedefliyoruz. Ocak’ın sonunda Avrupa prömiyerini yapacağız. Şubat başından itibaren de Başûrê Kurdistan ve Rojava’da periyodik gösterimler yapmayı planlıyoruz.

Gösterimler oldukça arkadaşlarımız bunun duyurusunu filmin internet hesaplarından paylaşır. İmkan olmayan yerlerde, örneğin en çok merakın olduğu Kuzey Kürdistan ve Türkiye var. Oraya da tüm engellemelere rağmen ulaşacağız. Öyle ya da böyle…